loading...

Dini Bilgiler

Doksan Dokuz Adamı Öldüren Bir Katilin Tövbesi

By  | 

SORU:Doksan dokuz adamı öldüren bir katilin tövbesinden bahseden hadisi açıklar mısınız?

loading...

– Nasıl oluyor da katilin durumuna melekler karar veriyor?

loading...
Cevap

Değerli kardeşimiz,

Melekler, ancak Allah’ın bildirdiğini bilir ve emrettiğini yaparlar. Meleğin insan suretinde gelip hayır veya şerre olan uzaklığını tayin edecek mesafeyi ölçtürerek karar verdirmesi de neticede Allah’ın emridir.

Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

“Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarif edildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tövbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: ‘Hayır yoktur!’ dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı.”

“Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tövbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: ‘Evet, vardır, seninle tövben arasına kim perde olabilir?’ dedi. Ve ilâve etti: ‘Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah’a ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer.’

“Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: ‘Bu adam tövbekâr olarak geldi. Kalben Allah’a yönelmişti.’ dediler. Azab  melekleri de: ‘Bu adam hiçbir hayır işlemedi.’ dediler.”

Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: ‘Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin.’ dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.”

Bir rivayette şu ziyade var: “Bir miktar yol gidince, ölüm gelip çattı. Adamcağız yönünü sâlih köye doğru çevirdi. Böylece o köy ehlinden sayıldı.” [Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tövbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât 2, (2621).]

Bir diğer rivayette (aynı hikaye ile ilgili olarak) şöyle denmiştir:

“Allah Teâla beriki köye adamdan uzaklaşmayı, öbür köye de yaklaşmayı vahyetti, sonra da: ‘Adamın geldiği ve gitmekte olduğu köylere uzaklıklarını ölçüp kıyaslayın.’ dedi.” (Buharî, aynı bab.)

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bazı ulvî hakikatlerin iyice anlaşılması veya hatırda yerleşip kalması gibi, ta’limî / öğretici (didaktik) ve başka çeşitli maksadlarla hikaye ve teşbihlerle anlatmıştır. Bu üsluba, hadislerde sıkça rastlarız. Yukarıdaki rivayette bunun en güzel örneklerinden birini görmekteyiz. Resûlullah, İsrâilî diyebileceğimiz bu hikâyede pek çok yüce hakikatleri dile getirmektedir. Hemen belirtmek isteriz ki, bir hikâye için İsrâiliyattan demek, onun ihtiva etiği hakikatleri, hikmetleri, incelikleri istiskal etmek, hafife almak demek değildir. Hele, bunların verdiği dersleri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da beğenip, anlatmış, ibret nazarlarımıza sunmuş ise.

Nitekim  “Benî İsrâil hikayelerinden anlatın, bunda bir zarar yok”  buyurmuştur. Zaman zaman, ashaba İsrailiyyat anlattığı rivayetlerde gelmiştir. Ancak, yine de muteber kitaplarımızda rastlanmayan; bir başka ifade ile Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın anlatımından geçerek nurlanmayan İsrâiliyat karşısında ihtiyatlı olmak, hikmet dersi veriyor diye hemen benimsememek gerekir. Aksi takdirde bir kısım hurâfelere kapı açmak İslâm’ın nezâhetine, müsamahasına ters tüşmek ihtimalden uzak değildir.

Yukarıdaki hikâyeye gelince, bu, gerçek bir vak’anın hikâyesi olabileceği gibi, hikâyede mündemiç olan hakikatlerin ders verilmesi  için anlatılmış edebî bir parça da olabilir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın tebligatında, bir kısım lisânî ve örfî  klişelerden, atasözlerinden istifade etmiş olması normaldir. Bu durumlarda hikâyede geçen hâdisenin gerçekten vukua gelmiş olup olmadığına bakılmaz, asıl mühim olan onun vermek istediği mesajdır. Mamafih bazı şârihlerimiz, bu vak’anın fiilen vukuunu kabul etmiş görünmekte ve hâdise kahramanının öldürdüğü yüzüncü kişinin “rahip” olmasından hareketle, vak’anın Hz. İsa (aleyhisselam)’dan sonra cereyan etmiş olacağını belirtmektedirler. “Zira, derler, ruhbanlık, nass-ı Kur’ân’la sabittir ki, Hz. İsa’dan sonra ihdas edilen bir müessesedir.” Burada atıfta bulunulan nass, Hadid sûresinin 27. âyetidir.

Hadiste mevcut olan hakikatlere gelince, bizce mühim olan birkaç tanesine dikkat çekeceğiz:

1. Tövbelerin makbuliyeti: Bizzat Kur’ân ayetleriyle açık şekilde belirtilmiştir ki, tövbe edildikten sonra bütün günahlar affedilebilecektir. Dinimizin en büyük günah addettiği “şirk”ten tövbe edilip tevhide rücu edilmesi halinde, o da affedilecektir. 949’uncu hadiste belirtildiği üzere küfür ve şirkten tövbenin makbuliyetine kesinlikle iman gerekmektedir.

Şirkten sonra en büyük günah haksız yere cana kıymaktır. Kur’ân-ı Kerim böyle bir cinayeti “bütün insanların katline denk”  bir cürüm ilân eder (Maide, 5/32) Bu rivayette, Resûlullah, bu çeşit cürümden yüz tane işleyene bile, sıdk ile tövbe ettiği takdirde, affedilme ümidi vermektedir. Hikâyede, râhibin öldürülüş sebebi, katilin diğer cinayetlerinin sebepleri ve vicdanî katılığı hakkında bir bilgi vermektedir. Böylesine haksız ve ucuz cinâyetlerine rağmen, bir caninin affı ve hem de sırf tövbeye niyet ve azmetmiş olması sebebiyle affedilmiş olması, İslâm’ın tövbe  telâkkisini ortaya koymakta, Cenab-ı Hakk’ın kulları karşısındaki rahmetinin derecesini ifade etmektedir. İslâm uleması, mutlaka affedildiğine, günahsızlığına inanmayı büyük günah addettiği gibi, ye’si de yani affedilmeyeceğine inanmış olmayı da büyük günah addeder. Mü’min, günahı ne kadar çok ve ne kadar büyük olursa olsun onun affedilebilir olacağına, aff-ı İlâhî’nin her şeyden büyük olduğuna inanmakla mükelleftir, bu inanç mü’minlik edebinin gereğidir. Ye’se yer yoktur.

Sağduyu sahibi hiçbir kimse bu hadisten hareketle, “insan hayatının ucuzluğu” veya “nasıl olsa af var” telakkisiyle günaha teşvik gibi mugalatalara düşmez. Çünkü hadisin vürud gayesi tövbeye teşviktir, günaha değil, 949 numaralı rivayette, mü’minin günah karşısındaki edebi belirtilmiştir: “Günaha düşmekten, üzerine dağ düşecekmiş gibi korkmak.” Yine aynı rivayette Allah’ın tövbe edenlere karşı affetme durumu belirtilmiştir: Issız çölde her şeyinin yüklü olduğu kaybolmuş bineğini bulan insanın sevinciyle sevinmek. Ve  de bir atlının yetmiş yıl yürümekle katedebileceği genişlikte, kıyamet anına kadar kapanmamak üzere açılan bir tövbe kapısı.

Evet buraya kadarki hadislerle ifade edilmek istenen, Cenab-ı Hakk’ın tövbeler karşısındaki affetme durumuyla ilgili hakikati, bu sonuncu hadis bir başka yönden bir başka belâgatla ifade buyurmaktadır.

Rabbimiz! Günahlarımızdan tövbe ediyor, af ve rahmetine iltica ediyoruz, kabul eyle, bir daha dönmemekte güç ve kuvvet ver!..

2. Mü’min için niyet ve azmin amelden üstün olduğu: Mücrimin affına sebep olan iki şey gözükmektedir:

a) Tövbe,

b) Azim, yani tövbenin gereği olan amele tevessül.

Rivayette, mücrim, affedilme imkânının olduğunu, ancak iyilerin arasında yaşayarak ibadette bulunmak gereğini öğreniyor. Hikâyenin, tövbe meselesini açıklama nokta-i nazarından en beliğ yanı bizce burasıdır: Yüz kişiyi öldüren kimse, henüz ibadet etmiş, hayır işlerde bulunmuş bile değil; sadece azmini ortaya koymuş, tövbe ve hayır yoluna girmiş, fakat daha hedefe varmadan, yarı yolda hayatını kaybetmiş. Ancak, affı için bu azim kâfi gelmiş. Ya hedefe ulaşsaydı!

Resûlullah “Mü’minin niyyeti amelinden üstündür.”  buyurmaktadır.

3. Tövbe ve hayır amelde acele etmek:

Rahmet ve azab meleklerinin mesâfe ölçmeleri çok manidar bir husustur. Rivayette, hedefe, iyiler diyarına bir karış daha yakınlığın adamcağızı kurtardığı ifade edilmektedir.

Ya birazcık daha gecikseydi?

Ölüm habersizce geldiğine göre, tövbe ve hayra tevessülde yarını ve hatta “az sonra”yı beklememelidir!..

4. Çevrenin insan üzerindeki etkisi:

Bu rivayette Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu hususa da dikkat çekmektedir. Alim kişinin ağzına koyduğu şu cümle, içtimâî muhitin insanın iyi veya kötü davranışlarındaki rolünü ifade etmede mühimdir: “Falan memlekete gitmelisin. Zira orada Allah’a ibadet eden kimseler var… Bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin, zîra orası kötü bir yer.” Hadisin bir başka vechinde: “Yaşamakta olduğun kötü köyden çıkacaksın.” demiştir.

Alimler, bu  hadisten hareketle, bir kısım kötü fiiller işleyen kimsenin, bundan kurtulmak isteyince bir başka yere gitmesinin, günahı işleme sırasındaki ahvâlini tövbekâr olunca değiştirmesinin gereğine dikkat çekerler. Böylece kötülüğe iten hâtıralar, alışkanlıklar, kötülükte yardımcı olan kimseler, içtimâî bağlar koparılmış, terkedilmiş olur.

5. Bu rivayette âlim kimsenin âbid kimseye üstünlüğünü de görmekteyiz. Zira caninin müracaat ettiği birinci şahıs bir rahiptir, menfi cevap vermiştir, bu da onun hayatına mal olmuştur. İkinci kişinin “alim” olduğu belirtilir, o hakimane cevap vermiştir ve caniyi kurtarmıştır.

6. Bizden öncekilerin şeriatıyla amel:

Bu rivayet vesilesiyle Kadı İyaz’ın sunduğu bir açıklama, bizden öncekilerin şeriatıyla amel meselesine açıklık getirdiği için kaydetmede fayda görüyoruz:

“Bu hadise göre, tövbe, katl günahına karşı da fayda vermektedir,  diğer günahlara karşı fayda verdiği gibi. Gerçi bu rivayet, bizden öncekilerin şeriatını aksettirmektedir ve bizden önceki şeriatle amel, ihtilaflı bir konudur. Ancak bu mesele ihtilâflı hususlara girmez. Zira, ihtilâf, önceki şeriatte yer aldığı  halde bizim şeriatımızda onun te’yidine dair beyan gelmemiş ahkâmlarla ilgilidir: (Öyle bir hükme bizim de uymamız gerekir mi, gerekmez mi?) Şayet onu teyid edici bir hüküm bizde gelmiş ise o, bizim de şeriatımız olur, bu hususta hiçbir ihtilâf mevcut değildir. Tövbe meselesinde birçok âyet ve hadisler varid olmuştur:

‘Allah kendisine şirk koşulmasını elbette affetmez, bunun dışındaki günahları dilediğinden affeder.’(Nisa, 4/48).

Keza bu hususta hadis de çoktur. Ubâde İbnu’s-Sâmit’in müttefekun aleyh olan ve:

‘…Bu günahlardan birini işleyenin durumu Allah’a kalmıştır, dilerse affeder, dilerse cezalandırır.” şeklinde biten hadisi bunlardan biridir.”

İbnu Hacer ilave eder:

“Bu hükme eski ümmetlere nisbetle Muhammed ümmetinden ‘yüklerin hafifletildiği’ prensibinden de ulaşılır. Kâtilin tövbesinin makbul olması, onların şeriatında yer alan bir esas olursa, bunun bizde de bitariki’l-evlâ (hayda hayda) yer alması gerekir.”

Selam ve dua ile… Kaynak: Sorularla İslamiyet

loading...