Dini Bilgiler

Laiklik Kafirlik midir?

By  | 

GELEN SORU:

Bir kimse din ve devlet işlerinin ayrı olduğuna inanırsa, savunursa veya onun için çalışırsa; ve bu inanç içinde Allah için Kabe’ye gidip Hacc farizasını yerine getirirken Kabe’nin duvarının dibinde ölse bile o bu inanç sebebi ile ebedi kafirdir!. (İmam-ı Gazali İhya-i Ulumiddin – el-Munkidu mined-dalal)
Bu doğru mudur, İmam gazalinin böyle bir beyanatı var mı?

CEVAP

Değerli kardeşimiz,

– Evvela şunu belirtmeliyiz ki, İmam Gazali’nin söz konusu iki eserinde de araştırma yaptık, ilgili bilgiye rastlayamadık. Kim bu bilgiyi oralarda görmüşse, tam yerini göstersin ki, biz de görelim ve ona göre bir değerlendirme yapabilelim.

– Bununla beraber, belli şahısların düşüncesini esas alarak bu soruya cevap vermek doğru olmayabilir. Bu sebeple biz bu konuyu ilkeler bazında ve maddeler halinde açıklamaya çalışacağız:

a) İster laiklik iste başka unvanlar adı altında olsun, Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenler iki kısımdır:

Birinci kısım insanlar: Allah’ın hükmüne ve kitabına inanmadığı için onunla amel etmezler. Bunların İslam dininde yerleri yoktur.

İkinci kısım ise: Allah’ın hükmüne ve kitabına inandığı halde, nefsine ve şeytana uyduğundan Allah’ın hükümleriyle amel etmeyenlerdir. Bunlar günahkâr olmakla beraber, kâfir olmazlar.

– Maide suresinin 44. ayetine dayanarak rastgele insanları tekfir edenlerin vebali ağırdır. Bu ayetin tatbik meselesini – özetle-asrın müceddidi Bediüzzaman hazretlerinden dinleyelim:

Osmanlı devletinin son döneminde yapılan birtakım yenilikler çerçevesinde bir “Kanun-u Esâsî” nin yazılması ve hüriyyetin ilan edilmesi hususu bazı kimselerce küfür sayılmış ve bununla devlet ricâli tekfir edilmiştir. Gerekçe olarak da “Kim Allah’ın indirdiği (hükümlerle) hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide,5/44) mealindeki ayet delil gösterilmiştir. (Asar-ı Bediiye, 463)

Bu görüşe katılmayan Bediüzzaman, ayetin manasının öyle anlaşılmaması gerektiği hususunu açıklığa kavuşturmaya çalışmış ve konu ile ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Bir kısım insanlar, Araplardan sonra İslâm dininin direği sayılan Türkleri tadlil ediyor. Hatta onlardan bir kısmı, ehl-i kanunu tekfir ediyor. Otuz sene evvel teşkil edilen Kanun-u esasîyi ve hürriyetin ilanını küfür sayıyor ve  “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafirlerin ta kendileridir” ayetini delil gösteriyorlar. Zavallılar, “Kim ki Allah’ın hükümleri ile hükmetmezse” cümlesinin manasının “Kim ki tasdik etmezse” demek olduğunu bilmiyorlar.” (Asar-ı Bediiye, 434)

– İmam Maturidi, Fahruddin Razi gibi büyük İslam alimleri de bu ayetin tefsirinde, benzer ifadeler kullanmışlardır. (bk. Maturidi, Razi, İlgili ayetin tefsiri)

– Keza, Fahruddin Razi, İkrime’ye ait olduğunu bildirdiği  ayetin yorumunu şöyle açıklamıştır:

“Kim Allah’ın indirdiği hükmünü/hükümlerini kalbiyle tasdik etmez, diliyle de inkâr ederse, bu kâfirdir. Allah’ın hükmünü kalbiyle tasdik edip diliyle de ikrar ettiği halde, fiilen onu uygulamayan kimse ise, yine Allah’ın hükmüyle (kalbiyle tasdik etmek suretiyle doğru olduğuna) hükmetmiş, ancak o hükmü fiilen terk etmiştir. Bu sebeple bu kimse söz konusu ayetin tehdidine dahil değildir.” (Razi, ilgili ayetin tefsiri).

– Biz de muhakkik alimlerimizi tasdik ederek diyoruz ki, ayette yer alan “Mâ enzelellah” (Allah’ın indirdiği şeyler) ifadesinde geçen “mâ” umumu ifade eder. Buna göre, yalan söyleyen, gıybet eden, başkasının kalbini kıran veya başka herhangi -en küçük- bir günah işleyenin kâfir olması gerekir ki, bu düşünce ehl-i sünnet alimlerinin ittifakıyla yanlıştır.

b) Sorudaki detaylarda da ihtiyatlı olmanın gereğine inanıyoruz. Çünkü, İman kalbin tasdiki ve lisanın takririnden ibarettir. Ehl-i sünnet alimlerine göre, bu şartlara uygun bir mümin olduğunu söyleyen bir kimsenin tekfir edilmemesi gerekir.

loading...

Buna göre, bir kimse Allah’ın bildirdiği iman esaslarına samimi olarak iman ettiği halde, “Ben bu asırda laik bir düzene taraftarım” derse, bunun din dairesinin dışına atmamak gerekir.

Şayet gerçekten İslam’a inanmadığı için böyle bir düşünceye sahip ise, bunu zorla İslam dairesinin içine sokmaya da kimsenin hakkı yoktur.

c) Laiklik iki şekilde düşünülebilir:

1) Devletin rejimi olarak tasarlanan laiklik.

En uygun tanıma göre, laiklik: Devletin bütün dinlere karşı aynı mesafede tarafsız durduğu, yasama ve yürütmelerinde dini referanslara yer vermediği sistem anlamına gelir.

Böyle bir laik devlette herkes  iman ve amel noktasında bağlı bulunduğu dinin icaplarını özgürce yerine getirme imkânı bulur. Bu çerçevede düşünen bir kimseyi de tekfir etmek doğru olmaz. Çünkü, bu kimse  laik bir sistemi isterken “herkesin dinini rahatça yaşayabileceği bir sistem” istiyor demektir.

Aslında İslam dini bundan kat be kat daha fazla dinlere karşı toleranslıdır. Bunun tarihi pek çok belgeleri vardır. Asr-ı saadetten beri, başka din mensuplarına gösterilen hoşgörü örneklerini Sitemizde de bulmak mümkündür.

2) Şahıs olarak “Ben laikim” diyenleri de iki kısma ayırmak mümkündür:

Birincisi: Bununla devletin rejimi olarak laikliği benimseyenlerdir. Bunlar da 1. şıkta mütalaa edilebilir.

İkinci kısım ise, “kendisinin İslam dinine bağlı olmadığını, onu benimsemediğini, şahsen ondan uzak olduğunu” belirtmek için “Ben laikim” diyenlerdir. Bunların İslam dininde zorla tutmanın bir anlamı yoktur.

d) Bütün bu açıklamalarımız, “tekfir” yani bir kişiye kafir demekle alakalıdır. Yoksa, İslam dinin dışında bir yol arayanların günahkâr olmayacaklarını ve sorumluluk altına girmeyeceklerini kimse iddia edemez.

e) Bununla beraber, Bediüzzaman hazretlerinin çok önemli gördüğümüz şu ifadelerini de arz etmekte fayda vardır:

1) “Ülema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahsolmuş. Bir kısmı “ikisi birdir”, diğer kısmı “ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler.

Ben şöyle bir fark anladım ki: İslâmiyet, iltizamdır; iman, iz’andır. Tabir-i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki: Ahkâm-ı Kur’aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki; ahkâm-ı Kur’aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar.. “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.

Acaba İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?

Elcevab: İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz” (Mektubat, 34)

2) “Müslim-i gayr-ı mü’min ve mü’min-i gayr-ı müslimin manası şudur ki: Bidayet-i Hürriyette İttihadçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve şeriat-ı Ahmediye, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve bilhâssa siyaset-i Osmaniye için, gayet nâfi’ ve kıymetdar desatir-i âliyeyi câmi’ olduğunu kabul edip, bütün kuvvetleriyle şeriat-ı Ahmediyeye tarafdar idiler. O noktada müslüman, yani iltizam-ı hak ve hak tarafdarı oldukları halde mü’min değildiler; demek müslim-i gayr-ı mü’min ıtlakına istihkak kesbediyordular.

Şimdi ise firenk usûlünün ve medeniyet namı altında bid’atkârane ve şeriatşikenane cereyanlara tarafdar olduğu halde; Allah’a, âhirete, Peygamber’e imanı da taşıyor ve kendini de mü’min biliyor. Madem hak ve hakikat olan şeriat-ı Ahmediyenin kavaninini iltizam etmiyor ve hakikî tarafgirlik etmiyor, gayr-ı müslim bir mü’min oluyor. İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz iman dahi dayanamıyor, belki necat veremiyor, denilebilir.” (Barla Lahikası, 349)

Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet

loading...