Dini Bilgiler

TASAVVUFA KARŞI OLANLAR KİMLER?

By  | 

Tasavvufun tüm İslam coğrafyasında yabancılaşmalara, dönüşmelere, başkalaşmalara karşı kimlik bilincini diri tutan bir disiplin olduğu doğru. Bir tür savunma refleksinin yansıması bu. İnsanlar, bir savrulmaya karşı sığınak arıyor ve tasavvufi iklimi buluyor. Bu kaçınılmaz bir şey. Bunu direnç odağı olarak görmek, ancak İslam coğrafyasına karşı dizginsiz bir sömürgeciliğin, İslam toplumlarına yönelik doymaz bir asimilasyon hesabının sonucu olabilir.
Tasavvuf, sanırım “tasavvufa karşı oluş”un da değerlendirmesini yapmalı. Eleştirileri görmeli, kendi çizgisini yoklamalı, doğru eleştirilere göre çizgisinde düzeltmeler yapmalı, yanlış eleştirilere karşı cevapları bulmalı. Bu, bir tür “sağlama ameliyesi”dir ve her fikri-ameli oluşum için zaruridir.

loading...

Tasavvufa yönelik eleştirileri iki grupta toplamak mümkün: Bunun biri İslam dışından, diğeri İslam içinden geliyor.

loading...

İslam dışından gelen eleştirilerde, bazı tasavvufî ekollerin “İslam’a aşırı bağlılığı”ndan söz ediliyor. Bu eleştiri şöyle kurgulanıyor: Modernizm tüm dünyada islami oluşumları etkiliyor, radikal hareketler bile zaman içinde ve başarısızlıkla karşılaştıkları ölçüde bir biçimde sekülerleşme sürecinden payını alıyor. Ancak bazı tasavvufi ekoller dışa kapalı tarikat yapıları sebebiyle hala “şeriat bağlılığı”ndan taviz vermiyor.

Bu değerlendirme, özellikle Amerikan istihbarat raporlarına giriyor. İslam ülkelerine araştırmacı gönderen Batılı pek çok kurum, tasavvufla İslam toplumları arasındaki ilişkinin bu boyutunu araştırıyor. Aynı hassasiyetin kontrol alanı içinde önemli Müslüman (ve bir kısmı tasavvufi bağlantı içinde) nüfusun barındığı Rus karar merkezlerinde bulunduğu da düşünülebilir.

İSLAM DÜNYASINI KONTROL ETME

Batılı-Rus karar odaklarının bu yaklaşımını anlamak mümkün. Çünkü onlar İslam coğrafyasını, “ne kadar kontrol edilebilir?” sorusu çerçevesinde değerlendiriyor. Nüfuz edilemez alanları da “direnç odağı” olarak görüyor ve “kırmızı nokta” ile işaretliyor.

Batı dünyasının tasavvufla ilgisini kışkırtan bir başka sebep olarak da, Batı’daki İslamlaşma sürecinde tasavvufun oynadığı rol üzerinde durulabilir. Tasavvuf, belli ki Batı’daki insani arayışları etkiliyor ve bu alandaki yoğunlaşmanın artması ölçüsünde toplum planlayıcılarının gündemine yansıyor.

Tasavvufun tüm İslam coğrafyasında yabancılaşmalara, dönüşmelere, başkalaşmalara karşı kimlik bilincini diri tutan bir disiplin olduğu doğru. Bir tür savunma refleksinin yansıması bu. İnsanlar, bir savrulmaya karşı sığınak arıyor ve tasavvufi iklimi buluyor. Bu kaçınılmaz bir şey. Bunu direnç odağı olarak görmek, ancak İslam coğrafyasına karşı dizginsiz bir sömürgeciliğin, İslam toplumlarına yönelik doymaz bir asimilasyon hesabının sonucu olabilir. Bu doymazlık ne kadar artarsa, İslam toplumlarının kendini koruma refleksinin de o derece duyarlılıkla harekete geçmesi kaçınılmazdır.

“İSLAM-TERÖR” DENKLEMİ NASIL DOĞDU?

Öte yandan, Batı toplumlarında meydana gelen tasavvuf ilgisi karşısında bir “İslamlaşma kaygısı – allerjisi” oluşturmak da sağlıklı değil. Çünkü seküler gidişin derin kişilik bunalımlarına doğru savurduğu bir insan bilincinin, yaratılıştaki insani değerlere doğru arayışa yönelmesini, hele küresel iletişim ortamında önlemek, kısa sürede “İslam-terör” denklemleri ile mümkün olsa da, uzun vadede mümkün değildir. Çünkü insan zihni şartların buz katmanlarını delip, gerçeğin iklimine kavuşmayı başaracaktır.

Bu arada, tasavvufa karşı, “İslam dışı” bir yönelişle geliştirilen tavrı İslam ülkelerinde de gözlemek mümkün oluyor. Bunun bireysel tepkiler tarzında sergilenen örnekleri olduğu gibi daha çok hakim iradeler nezdinde ortaya konan boyutu anlamlı. Ancak bunun Batı’dakine benzer kaygılara dayanması garip. Çünkü Batı-Rus karar merkezlerindeki tasavvuf kuşkusu bir toplumun sömürgeleşmeye açılıp-açılmaması sorusu ile bağlantılı.

İSLAM ÜLKELERİNDE TASAVVUFTAN KUŞKU DUYULMASININ SEBEBİ

İslam ülkesindeki hakim irade hangi kaygıyla tasavvuftan kuşku duyacak?

Burada belki, tasavvuf eksenindeki örgütlenme, yani tarikat yapılanması, sistemin kontrol alanı dışında bir oluşum olarak görülmekte ve “tehlike” kapsamı içine alınmaktadır.

Oysa bu yaklaşımın dayanakları sağlıklı değildir. Evet tasavvuf, özel bir İslam duyarlılığı demektir, tarikatlar da bu duyarlılıktaki insanların bir merkez insan etrafında birbirlerini eğittiği bir ortak kalb alanıdır, ama daha ötesi değil.

“Daha ötesi” yani, bir siyasi örgüt değil mesela…

Bir ekonomik yapılanma da değil.

Evet, insanlar savruluyor, insanlar çocuklarının savrulduğunu görüyor ve bir sığınak arıyor… bir el arıyor tutunabileceği. Bir omuz arıyor dayanabileceği… Bir gönül arıyor, gönlünü açabileceği…

Tasavvufta bir kalb-gönül savunması kaygısı var…

Asla kollektif bir siyaset tercihi yok tasavvufta.

Çünkü kalb eğitimi önceliği var ve o önceliğin önüne geçecek her şey, tasavvufun mahiyeti ile çelişiyor.

Siyaset ise, gündelik anlamda ciddi bir kalb tuzağı niteliği arz ediyor.

TASAVVUF İKLİMİNDE YOĞRULMUŞ İNSAN

“Tasavvuf insanı-sufi”, kalb sorununu çözmeden hiçbir şeyin sağlıklı çözülemeyeceğine inanıyor ve bir kere kalb sorunu çözüldüğü zaman da, her şeyin insan için en olumlu noktada çözüleceğini düşünüyor. Tasavvuf ikliminde yoğrulmuş bir insan açısından bakıldığında belki de şöyle söylemek mümkün: Keşke Türkiye’de her siyaset insanı, her devlet insanı, her ekonomi insanı, elhasıl her insan işe önce kalb sorununu çözerek başlasa… Yani 70 milyonluk Yunuslar ülkesi olsa Türkiye…

En korkunç şey, bir insanın iyi, güzel Müslüman olmasından korkmak olmalı…

Bu konuda söylenecek daha pek çok şey bulunabilir, ülkemizde de konu çok canlı, çok sancılı, yasakları derinleştirmeyi değil, realiteyi kabul edip, sağlıklı çözümleri zaruri kılacak bir gerilim arz ediyor, ama bu yazı çerçevesinde bu kadarla yetinmek ve konunun öteki boyutuna, yani “İslam içinden tasavvufa yönelen eleştiriler”e geçmek istiyorum.

İslam içinden gelen eleştiriler, özellikle fikriyat planındaki tartışmalardan kaynaklanıyor. Yer yer akide boyutuna kadar varan tartışmalar söz konusu.

Mesela, İslam akaidinin en hassas alanının tevhid olduğunu biliyoruz ve tasavvufun da “kalbi sadece Allah’a has kılma” noktasında bir tevhid terbiyesini öngördüğü açık. İşte bu noktada anlayış farkları ortaya çıkıyor. Bazı tasavvufi simaların, gene tevhid hassasiyeti çerçevesinde dile getirdikleri görüşler, cumhur ulemanın görüşleriyle uyuşmuyor ve asırları aşan tartışmalara kaynaklık ediyor.

TSAVVUFLA İLGİLİ TARTIŞILAN NOKTALAR

Bu tartışma konularını tek tek sıralamak ve izah etmek bu yazının vüs’atini aşar. Ama genel bazı değerlendirmeler sunulabilir diye düşünüyorum; şöyle ki:

-Evet, tasavvuf bir tevhid eğitimidir. Kalbte Allah dışında (masivaullah) herhangi bir gücün belirleyici etkisi olmaması yönünde bir eğitimdir. Ancak, tasavvufun ana çizgisinde, şirke düşmemek için gene tevhid hassasiyeti ile ifade edilen “La mevcude illallah-Allah’tan başka gerçek varlık yok” yaklaşımı, bazı tasavvufi değerlendirmelerde, Allah-kainat, Allah-insan bütünleşmesi (ittihad) anlamına gelecek biçimde değerlendirilmiştir. Yalnız, bu değerlendirme çizgisi, gene tasavvufun ana çizgisinde, en azından bilinç dışı söylenmiş, kabul edilemez sözler olarak görülmüştür. Bu ana çizgi, “La mevcude illallah”ı, asla ittihada yer olmayacak bir çerçevede, “Allah’ın mutlak varlığı yanında, bizim varlığımızın sözü mü olur!” tarzında anlamışlardır. Yani tasavvuf, kendi içinde doğan aykırı çizgilere, yine kendi hassasiyeti ile cevaplar oluşturmuştur.

-Denebilir ki, bizzat tasavvufun kendi içinde bir ayrışma söz konusudur. “Şeriat -yani İslam’ın kurallar bütünü” belirleyici ana çerçevedir. Dolayısıyla bu konuda, şeriat’ı aştığını, şeriatın avam için söz konusu olduğunu, belli bir seviyeye gelen kişinin artık şeriat çerçevesinden muaf bulunduğunu ifade eden çizgiler, reddedilmiştir. Çünkü tasavvufun temel hassasiyetlerinden birisi, Rasulullah ile bütünleşmek, aynileşmek, O’nun boyasına boyanmak, O’nun ahlakı ile ahlaklanmaktır. Allah Rasulünün muaf olmadığı bir disiplinden, onun ümmetinden herhangi birisinin muaf olması söz konusu olamaz. Nitekim tasavvufun bilinen simaları, “Muhammed’in ayağının tozu olmayı en büyük şeref bilmişler”, hayatlarında, İslam’ı en üstün değer olarak kabul etmişlerdir. Tasavvufun ibadet-yoğun insanlar yetiştirmekle suçlanması da, tasavvuf insanının İslam’ın kimi kurallarını görmezden geldiği yolundaki değerlendirmeleri anlamsız kılmaktadır.

-Ayrıca tasavvuf, “Allah’ı görüyormuş gibi kulluk-ibadet etmek” anlamına gelen “ihsan” kıvamında bir kalbe ulaşma eğitimi olduğu için, kulluk sınırını aşacak hiçbir görüş, tavır ve davranış tasavvufun özgün çizgisi içinde yer almamak gerekir. Kişiyi kulluk dışına çıkartan yaklaşımlar, tasavvufun özüne aykırıdır.

-Mürşid, tasavvufun merkez-eksen insanıdır. Ne garip, eleştirilerin büyük kısmı da mürşid eksenlidir. Bu alandaki eleştirilerde, mürşidin gerçekten örnek mürebbi olup olmadığı gündeme geldiği gibi, mürşide bağlılığın kişinin akidesini etkileyip etkilemediği, kişinin kişiliğini silip silmediği konuları da gündeme gelmektedir.

Aslında problem, gerçekten mürşidin kendisinden beklenen, sorumluluğuna uygun vasıfla donanmış bulunup bulunmadığı noktasında odaklanıyor.

İnsanların bu konuda hassasiyet göstermesi de, olumsuz örneklerin çok dikkat çekmesi de tabii.

Çünkü insanların kalbini emanet etmeleri, kendisi ile bütünleşme çabası içine girmeleri, teslimiyet diye nitelenebilecek bir bütünleşme arayışı içinde olmaları söz konusudur. O zaman böyle bir insanın, bu misyona layık bir kalbi donanım bir kişilik yapısına sahip olması beklenir. Mürşide böyle bakar tasavvuf. Eğer mürşid böyle ise, o, Allah karşısında sorumluluğunu en diri biçimde hisseden, Allah’a saygısı (takva) en ileri seviyede bulunan insan olarak, kalben iletişimde bulunduğu insanın ne akidesini zorlayacak, ne hayatını İslam ölçüleri dışına çıkaracak bir etkide bulunamaz.

Ayrıca kendisine bağlanan, terbiye için kişiliğini emanet eden kişinin (mürid) kişiliğini silmek de söz konusu olamaz. Çünkü tasavvufi terbiye, bir kişilik silme ameliyesi değil, aksine kişiliği “Allah bilgisi” ile donatıp daha diri hale getirme işidir. Allah’ı bilen, ve bunu her an canlı olarak bilen bir şuur halini yakalar tasavvuf insanı…

Özetle mürşidin bir merkez insan olarak yeterli kıvamda olup olmadığı sorusu sorulabilir, ama yeterli kıvamda bir insanın mürşid olarak gerekliliği tartışılamaz…

-Tasavvufa yönelik eleştirilerden birisi de, bu disiplinin insanları mistisize, daha ötede pasifize ettiği iddiasıdır. İnsanların daha deruni bir ibadet heyecanı içine girmelerinde, her zaman toplumdan ve dünyadan tecrid olma durumu söz konusu olabilir. Asrı Saadet’te de, böyle Rasulullah’ın benimsemeyeceği ölçüde ibadet-yoğun şahsiyetler çıkmıştır. Rasulullah’ın ibadete yönelik teşvikleri öyle anlaşıldığı için olmuştur bu. Ancak daha sonra Rasulullah’ın uyarısı ile söz konusu simalar, daha ölçülü bir ibadet-dünya-hayat ilişkisine yönelmişlerdir. Tasavvufta da böyle yoğunlaşmalar olabilir. Ancak gene merkez insan, tıpkı Rasulullah’ın önder mürebbiliği gibi, bağlılarını, İslam’ın, dünyayı Allah için imar, insanlara hizmeti ibadet telakki eden hassasiyet çizgisine yönlendirecektir. Nitekim tarih içinde tasavvuf, doğru algılandığı ölçüde hayatın içinde inşa edici, imar edici, hizmeti büyütücü, İslam toplumlarının zaruri ihtiyaçlarına omuz verici bir duruş içinde yer almışlardır. Bugün de, tasavvufun asli çizgisinde seyreden sufi ekoller, hem kendi ülkelerine güzel, diğergam, başkalarına zarardan kaçınan, haramdan kaçınan, emanete hıyaneti nifak alameti bilen, hizmet ehli, imar edici, zamanın her anını emanet olarak gören insanlar kazandırmakta, hem de evrensel planda misyon üstlenen insanlar için bir pota hüviyeti taşımaktadırlar. Belki de hizmet hassasiyetinin en yoğun olduğu yerler, gene sufi yürekleridir. Çünkü o yürekler yoğrulmuştur, insanın ve evrenin bir Allah emaneti olduğu şuuruyla…

-Tasavvufa ne gerek var sorusu her zaman sorulabilecek bir sorudur. Gereklilik aslında “tasavvuf” diye bir kelimeye değildir. Gereklilik, İslam’ı bir Müslümandan beklenen dirilikte idrak etmek ve yaşamaktadır. Bu da ancak, sağlıklı bir “Allah bilgisi-Marifetullah” ile, yani Allah’ın bize yakınlığını idrakle mümkün olabilir. Sorun, “Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah”ın yakınlığını hissedebilme sorunudur. Çünkü güzel Müslümanlık kıvamı bununla yakından ilgili. Bunu nasıl hissedeceğiz? Fark, bunu önemseyenlerle önemsemeyenler arasında… Bir kısım insan diyor ki “Bu önemlidir, kişiliğimi bu yönde bir disiplin içine almalıyım.” Oradan islami bir mektep doğuyor. Adı da zaman içinde tasavvuf mektebi oluyor. Belki de bir başkası, aynı disiplini yaşayıp, başka bir mektep oluşturabilirdi. Önemli olan Allah’ın seveceği bir insan olmak… Keşke bu alanda birbiriyle yarışan islami disiplinler olsa… İnsanlar birbirinin yolunu keseceğine, birbiriyle Allah’a yakınlık konusunda yarışsa…

Sözü uzatmadan, önümüzde “Allah’ı seven, Allah’ın sevdiği, Allah’ın hoşnudluğunu kazanan, Allah ile ilişkisinden hoşnud, nerede olursa olsun Allah’la birlikteliğini idrak etmiş, hayatını Allah’ın gözetimi altında tanzim eden, hayatı ve ölümü Allah için olan, kalbi Allah zikriyle doymuş güzel Müslümanlar” olmak gibi bir ufuk bulunuyor. İster tasavvuflu ister tasavvufsuz, o ufka koşmak görevi çağın Müslümanlarını bekliyor.

loading...