loading...

Dini Bilgiler

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatından infak örnekleri…

By  | 

Cömertlikte en üstün insan: Allah’ın son elçisi: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatından infak örnekleri…

loading...

Birgün bir kimse Peygamber Efendimiz’e gelerek bir şeyler istedi. Allah Resûlü:

loading...

“–Yanımda sana verebileceğim bir şey yok, git benim nâmıma satın al (borca gir), mal geldiğinde öderim.” dedi. Efendimiz’in sıkıntıya girmesine gönlü râzı olmayan Hazret-i Ömer:

“–Yâ Resûlallah! Yanında varsa verirsin, yoksa Allah Sen’i gücünün yetmeyeceği şeyle mükellef kılmamıştır.” dedi.

Allah Resûlü’nün Hazret-i Ömer’in bu sözünden hoşnut olmadıkları, mübârek yüzlerinden belli oluyordu. Bunun üzerine Ensâr’dan bir zât:

“–Anam babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Ver! Arş’ın Sâhibi azaltır diye korkma!” dedi. Resûlullâh’ın arzusunu te’yîd ve takviye eden bu sahâbînin sözleri, Efendimiz’in çok hoşuna gitti, tebessüm etti ve:

“–Ben de bununla emrolundum.” buyurdu. (Heysemî, X, 242)

HİÇ KİMSEYİ GERİ ÇEVİRMEZDİ

Resûlullah’a bir muhtaç geldiğinde, evvelâ hâne-i saâdetlerinden bir şeyler ister, sudan başka bir şey olmadığı haberi geldiğinde ise sahâbîlerine döner, o kişinin ihtiyâcının giderilmesini isterdi. O kişinin ihtiyâcını gidermeden de huzur bulamazdı.

Diğer bir misâli de Enes (r.a.) şöyle anlatıyor:

“Peygamber Efendimiz’e Bahreyn’den mal getirildi. Allah Resûlü:

«–Onu mescide dökün!» buyurdu. Bu mal (şimdiye kadar) Allah Rasûlü’ne getirilenlerin en çok olanı idi. Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- o mala dönüp bakmadan namaza gitti. Namaz bitince gelip malın yanında durdu. Her gördüğüne ondan veriyordu… Resûlullah tek dirhem bile kalmayıncaya kadar hepsini dağıtmadan oradan ayrılmadı.” (Buhârî, Salât, 42)

Zîrâ mü’minlerin ihtiyaçlarını karşılamak sûretiyle onları sevindirmek, Allah Resûlü’ne târifsiz bir huzur verirdi. Hz. Peygamber, bir hadîs-i şerîflerinde buyurmuşlardır ki:

“Cibrîl bana Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu söyledi:

«Bu dîn (yâni İslâm), Zâtım için seçip râzı olduğum bir dîndir. Ona ancak cömertlik ve güzel ahlâk yakışır. Müslüman olarak yaşadığınız müddetçe onu, bu iki hasletle yüceltiniz!»” (Heysemî, VIII, 20; Ali el-Müttakî, Kenz, VI, 392)

Bu bakımdan dînimizi yüceltip îmânımızı mânevî bir muhâfaza altına alabilmek için nebevî ahlâka bürünmek, O’na olan şükran borcumuzun îcâbıdır. Zîrâ Allâh’a vefâdan sonra en ulvî ve en gerekli vefâ, Hazret-i Peygamber’e olan vefâdır. Bu vefâ, duâlarında «ümmetî, ümmetî» diyerek öncelikle ümmeti için talepte bulunan, hattâ kendi kurbanlarına ilâveten bir de ümmetinden kesemeyenler adına kurbanlar kesen[1] vefâkâr Peygamberimiz’e duyulması îcâb eden şükran hislerinin en güzel bir ifadesidir.

Hazret-i Peygamber’e aşk ve muhabbette derinleşmekle başlayacak olan bu vefâ, O’nun Sünnet-i Seniyye’sini hayâtımızın feyiz ve rûhâniyet menbaı hâline getirebilmemiz ile de asıl kıvâmına kavuşur.

Hazret-i Peygamber, bu duygularla yoğrularak bir Peygamber âşığı hâline gelen ümmetinin sâlihlerine duyduğu derin muhabbetini şöyle ifade buyurmuştur:

“Ümmetim içinde beni en çok sevenlerin bir kısmı benden sonra gelenler arasından çıkacaktır. Onlar beni görebilmek için mallarını ve âilelerini fedâ etmek isteyeceklerdir.” (Müslim, Cennet, 12)

MADDİ VE MANEVİ KİRLERDEN ARINDIRAN AMEL

İnsanın bu hakîkatlerden mahrum kalarak fânî hayâtını ziyân etmesi, zâhirinde ve iç âleminde yaşadığı, içinden çıkılması çetin tenâkuzlardan (çelişkilerden) ileri gelir. Aslında bu tenâkuzlar, insanda, Allâh’a yaklaştıran en üstün fazîletler olan takvâ ile, bunun zıddına, onu yaratılış maksadından uzaklaştıran en düşük hayvânî rezilliklerin, yâni fücûrun bir arada bulunmasından kaynaklanır. Nitekim âyet-i kerîmelerde buyrulur:

“Ona hem kötülüğü (fücûru) hem de ondan sakınma yolunu (takvâyı) ilhâm edene yemin olsun ki, nefsini (maddî ve mânevî kirlerden) arındıran, kurtuluşa ermiştir.” (eş-Şems, 8-9)

Bu itibarla Kur’ân ve Sünnet ışığında terbiye olmamış ve gönül âlemleri huzûra kavuşmamış insanların iç dünyâları, sanki en mûnisinden en canavarına kadar birçok hayvanın barındığı bir ormana benzer. Mizaçlarına göre her birinde âdeta bir hayvanın karakteri gizlidir. Kimi tilki gibi kurnaz ve hilekâr, kimi sırtlan gibi yırtıcı, kimi karınca gibi muhteris bir biriktirici, kimi de yılan gibi zehirleyicidir. Kimi okşayarak ısırır, kimi sülük gibi kan emer, kimi önden güler arkadan kuyu kazar. Bunların her biri ayrı ayrı hayvanlarda bulunan karakterlerdir.

Kendini mânevî bir terbiye ile nefsinin esâretinden kurtaramamış, dolayısıyla sağlam bir karakter inşâ edememiş bir insan, böyle sefih huyların çemberi içindedir. Kiminde bir hayvanın, kiminde ise birkaç hayvanın karakteri hâkimdir. Üstelik, iç dünyâları sûretlerine ve davranışlarına da aksettiğinden, o karakterleri sezmek, ehli için hiç de zor değildir.

Yirmi milyon insanın kanı üzerine kurulmuş bir sistem olan komünizm, vahşî bir kalbî yapının yansıması değil midir? Bir Firavun’un cesedinin saklanması için pek çok insanın diri diri mezarı olan piramitler, aslında acımasız bir zulmün âbideleri değil midir? Bunlar, nice gâfiller için, akıl plânında hâlâ hayranlık uyandıran şâheserler olarak görünüyor. Fakat hak ve hakîkat nazarıyla değerlendirildiğinde, en hunhar sırtlanları bile şaşırtacak ve ürkütecek bir vahşet tablosu ortaya çıkmıyor mu?

Bütün bunlar da gösteriyor ki, bir topluma kurbağa karakterli kimseler hâkim olursa, ortalık bataklığa döner. Yılan ve çıyan ruhlu insanlar hâkim olursa, bütün bir millet zehirlenir, terör ve anarşi başlar. Lâkin gül tabiatlı, merhamet, şefkat sâhibi gönül insanları hâkim olduğunda ise, bütün memleket bir gülistân olur; toplum gerçek huzur ve saâdete kavuşur.

Bunların her birine târihten sayısız misâller göstermek mümkündür. Zaman ve mekânı gülistâna çeviren gül tabiate, insanlık târihinin en büyük ve eşsiz misâli, Peygamberler Sultânı Hazret-i Muhammed’dir. Zîrâ O, risâlet vazîfesini îfâ ettiği 23 yıl gibi kısa bir zamanda, yaşadığı devri ve insanlığı, gülden daha güzel tabiat ve şahsiyetiyle solmaz bir saâdet gülistânına döndürdü. O hidâyet güneşinin aydınlattığı en kuytu yerlerde bile hak ve hayır bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl da bütün çirkinliğiyle netleşti. Allah, kâinât ve nefis hakkında en güzel ve en doğru anlayış meydana geldi. İnsanlar, bu cihânın bir imtihan dershânesi olduğu idrâkine erdi. Okuma yazma bilmeyen o câhiliye toplumu, “gerçek bilenler”den[2] oldu. Tefekkürler gelişti; insan vücûdunun bir damla sudan, kuşların küçücük bir yumurtadan, ağaç ve meyvelerin yok denecek kadar bir çekirdekten meydana gelişinden, göklerin ve yerin yaratılışına kadar bütün varlıklar üzerinde derin derin düşünülerek, gönüller sonsuz hikmet ufuklarına açıldı.

ALLAH BİZDEN NE İSTER?

Nebevî terbiye netîcesinde merhamet, şefkat, fedâkârlık, hakkı tevzîdeki hassâsiyet ve titizlik zirveleşti. Dostluğun merkezine Allah ve Rasûlü yerleşti. Hayat, Allah rızâsına endekslendi. Bütün kalpler; “Allah bizden ne ister, Rasûlullah bizi nasıl görmek ister?” düşüncelerinin heyecânıyla doldu. Geceler gündüze, kışlar bahara döndü. Bu itibarla o devir, insanlık târihi içinde bir “Asr-ı Saâdet” oldu. Gerçekten de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öyle bir rahmet oldu ki, O’nun nûruyla nice karanlık kuytular bile nûra gark oldu.

Peygamber Efendimiz’e karşı zaman zaman tertiplenen çirkin karalama kampanyalarının temelinde ise, O’nu lâyıkıyla tanımamakla birlikte, O’na bakanların bakışlarındaki çarpıklık ve garazkârlık yer almaktadır.

Her varlık, hayâtını kendi tab’ına uygun bir vasatta idâme ettirebilir. İnsan da bu kâidenin dışında değildir. Nasıl ki gıdâsı ve teneffüs sahası, çiçek özlerinin içindeki âlem olan bir bal arısını, alıştığı dünyânın dışında ya­şatmak mümkün değilse, bunun zıddına, mizâcı pislikle gıdâlanan bir fareyi de gül bahçesinde barındırmak mümkün de­ğildir. Yüksek ruhlar, hakîkat-i Muhammediyye’den akseden füyûzâtla gıdâlandıkları gibi, habîs ve fâsık ruhlar da habâset­le tatmîn olurlar.

Hazret-i Ebûbekir, Resûlullah’ın sîmâsına bakar; “Aman ne kadar da gü­zel!” diye hayret ederdi. Bu, aslında o aynada kendi iç âlemini müşâhede etmesiydi. Nitekim Hazret-i Peygamber’in:

“Ebûbekir’in malından istifade ettiğim kadar başka hiçbir kimsenin malından faydalanmadım…” ifadesi karşısında, Hazret-i Ebûbekir gözyaşları içinde:

“Ben ve malım, yalnızca Sen’in için değil miyiz yâ Resûlâllah?!.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11) demek sûretiyle kendisini her şeyiyle beraber Hazret-i Peygamber’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu göstermiştir. Zîrâ onun iç âlemi, Allah Resûlü’nün bir aynası hâline gelmişti.

Öte yandan Allah ve Resûlü’nün baş düşmanı olan Ebû Cehil de o mübârek yüzden tam tersi bir intibâ alır, ondaki güzellik ve ihtişamdan bîgâne kalır, küfür ve şirretliğinin girdapları içinde bocalardı. Bu farklılığın sebe­bi; her ikisinin de âyine-i Muhammedî’de, kendi hakikatlerini, yâni iç âlemlerini seyretmeleriydi. Zîrâ peygamberler parlak bir ayna gibidirler; herkes orada kendi iç âleminin sûretini görür. Hiçbir ayna da hatır için yalan söylemez ve çirkini güzel, gü­zeli de çirkin olarak göstermez!

Dîni himâyesi altına almış olan Allah -celle celâlühû-’nun kudret ve azameti karşısında; müslümanlara, Kur’ân’a ve Hazret-i Peygamber’e tasallut teşebbüslerinde bulunanların, er-geç ilâhî intikâma dûçâr olacakları muhakkaktır. Karanlık iç âlemlerinde bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman da iz’aç halkaları ile kımıldayan zehirli ağızların ve şuursuz kalemlerin, sînelerinde Peygamber muhabbeti bulunan temiz dindarları ne kadar rencide ettiği mâlumdur.

Şunu iyi bilmek gerekir ki, Allâh’ın, insanın yaratılışına lutfettiği Hakk’a ve hakîkate temâyül hissiyâtını yok etmek imkânsızdır. Dinsizlik, her ne kadar zulüm­le yaygınlaştırılmaya çalışılsa da, dînin, rûhî ve vicdânî derinliklere yerleştirilmiş ulvî köklerinin yeşermesine mânî olunamaz. Kulun, Rabb’ine yakınlaşma ihtiyâcı durdurulamaz. Yaratılıştaki bu ulvî neş’eler önlenemez. Çünkü ilâhî kudret, dîn ihtiyâcı ve Rabb’e yakınlaşmayı, sünnetullâh, yâni Cenâb-ı Hakk’ın değişmez kâideleri olarak takdir buyurmuştur.

loading...