Genel

Peki İslam hukukunda azınlık hakları nelerdir?

By  | 

İslam cihanşümul bir din olduğu için gayr-i müslimlerle olan ilişkileri de düzenlemiştir. Peki İslam hukukunda azınlık hakları nelerdir?

loading...

Hz. Peygamber döneminde Hicaz yöresinde bulunan Yahudi ve bazı Hıristiyan topluluklarla gerek komşuluk ve gerekse devlet ilişkileri esasa bağlanmıştır. Hulefa-i Raşidîn döneminde Suriye ve Irak toprakları fethedilince bu gayr-i müslim toplumlarla daha geniş ölçüde münasebetler söz konusu olmuştur. Gayr-i müslimlerden topluca İslam’a girenler olduğu gibi, kendi dinlerini muhafaza etmek isteyenlere de serbestlik tanınmıştır. Çünkü İslam’da hak tebliğ edilir, inanmaya zorlanamaz. Bu duruma göre, bir İslam toplumu içinde gayr-i müslimler de bulunabilecektir.

loading...

İSLAM DEVLETİ’NİN UNSURLARI

Devletin üç ana unsuru vardır. Hakimiyet, ülke ve halk. Bunları kısaca açıklayacağız:

1. Hakimiyet:

İslam toplumunda hakimiyet Allah’a ve Rasulü’ne aittir. Kur’an-ı Kerim’de öyle buyurulur: “Hüküm, ancak Allah’a aittir. Ben ona tevekkül ettim. Diğer mü’minler de ona tevekkül etsinler.”(Yusuf, 12/40, 47) “Dikkat ediniz! Hüküm ancak O’na aittir. O en sür’atli hesap görendir.”(el-En’am, 6/62) Hakimiyet unsurunu İslam toplumunda Allah ve Rasulü adına yöneticiler kullanır. Nitekim Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisine inananlardan sadakat yemini (biat) almış ve bu usulü şekil bakımından da olsa halifeler ve sultanlar da uygulamıştır. Yöneticilerin iradesi, ilahî irade île sınırlıdır.

2. Ülke:

İslamî hükümlerin uygulanacağı toplum belli bir toprak parçası üzerinde yerleşmiş bulunur. Ancak İslam’da, bütün Müslümanlar arasında manevî bir bağlılığın varlığı kabul edilerek dünya daru’l-İslam ve daru’l-harp olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İslamî hükümlerin açıkça uygulandığı veya içinde oturanların çoğu yahut tamamı Müslüman olan ülkeler İslam ülkesidir. Hanefîlere göre; Müslümanların mal ve can güvenliğini kaybetmesi, ülkede hiçbir İslamî hükmün uygulanamaması ve ülkenin harp ülkesine bitişik olması halinde ülke daru’l-harb’e dönüşür. Şafiîlere göre ise, bir beldede İslamî hükümler tarihte bir kere bile uygulansa artık burası daru’l-harbe dönüşmez. Düşmanın ele geçirdiği bu gibi yerler düşman zayıflayınca yeniden geri alınsa, gasbedilen toprağı gasptan kurtarmak gibi olur. (es-Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, Kahire, IV, 302, 320, 323; el-Kasanî, el-Bedayî, VI, 130; Abdülkerim Zeydan, Ahkamu’l-Zimmiyyün, Bağdad 1963. s. 18-21)

3. Halk:

Bir İslam ülkesinde ikamet eden vatandaşlar üç gruptur:

a) Müslümanlar: Bunlar İslam ülkesinde ikamet etmeleri şartıyla, tebeası bulundukları İslam Devleti farklı olsa bile kendilerine İslamî hükümler uygulanır. Evlenme, boşanma, miras hükümleri gibi.

b) Zımmîler: Bunlar, İslam ülkesinin vatandaşlığını kabul eden gayr-i müslimlerdir. Bunların İslam ülkesinde sürekli ikamet hakları vardır. Zimmîler azınlıkları teşkil eder. Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde bu grubun başında Hıristiyanlar, Yahudiler ve Mecusiler geliyordu.

c) Müste’menler: Bunlar, kendilerine geçici olarak İslam ülkesine girme ve ikamet etme izni verilmiş olan yabancı gayr-ı müslimlerdir. Statü bakımından zimmîlere benzerler.(Zeydan a.g.e, s. 10 vd.)

Selçuklu ve Osmanlı Devletleri uygulamasında bu üçlü taksim aynen benimsenmiş, dünyanın neresinde olursa olsun, darul’l-İslam vatandaşı olan Müslümanlar, gittiği İslam ülkesinde kendi devletinin vatandaşı gibi kabul edilmişlerdir. Ancak bir İslam devleti Müslümanların giriş, çıkışı için de pasaport muamelesi yapabilir. Bu durum bütün İslam alemini tek ümmet ve “Birleşik İslam Devletleri” anlayışına yaklaştırmıştır. Ancak İran bunun tek istisnası olmuştur.

AZINLIKLARIN HAKLARI

Zimmîler şahsî hak ve hürriyetlerden tıpkı Müslümanlar gibi yararlanırlar. Seyahat ve yerleşme hürriyetinin tek istisnası zimmîlerin İslam’ın bir hükmü olarak Hicaz’a sokulmamasıdır. Mal, can, ırz ve mesken dokunulmazlığı bakımından Müslümanla zimmî arasında bir fark bulunmaz. Ancak Osmanlılarda bir tedbir olarak zimmîler genellikle şehrin kenar semtlerinde, Rum, Ermeni ve Yahudi mahallelerinde gruplar halinde yerleştirilmişlerdir. Mesela, 1582 tarihli bir fermanla zimmîlerin İstanbul’da Eyüp semtinde oturmaları yasaklanmıştır.( Ahmet Akgündüz, İslam’da İnsan Hakları Beyannamesi, İstanbul 1991, s. 67 vd.)

Zimmîlere din ve vicdan hürriyeti tanınır, ibadetlerini serbestçe yapabilecekleri gibi, evlenme, boşanma, nafaka, miras, helal, haram gibi muamelat konularında da kendi dini anlayışla-rına göre amel etme hürriyetleri vardır.

1917 tarihli Osmanlı Hukuk-ı Aile Kararnamesi 157 madde içinde Müslümanların, Musevîlerin ve İsevîlerin evlenme, boşanma, nafaka gibi aile hukuku ile ilgili uyması gereken kuralları kendi dinî inançlarını gözeterek düzenlemiştir. (bk. Takvim-i Vekayi, 14 Muharrem 1336, sayı: 3046)

Fatih Sultan Mehmet’in -İstanbul’u kılıç zoruyla fethettiği için isterse kiliseleri yıktırma hakkı olduğu halde-azınlıklara hiç dokunmaması ve onları dinlerinde serbest bırakması İslam’ın müsamahasını gösteren en açık delildir. Hatta Fatih’in Sırp Kralı Brankoviç’e “Eğer devletime itaat ederseniz, her caminin yanında bir kilise inşa edilecek, buralarda herkes kendi Halikına ibadet edecek” diye cevap verdiği meşhurdur.(Zeydan, a.g.e, s. 95-98; Osman Nuri, Umur-ı Belediye, ı, 217) Yine Fatih’in “Gaata zimmilerine verilen ahidname başlıklı sekiz maddelik hürriyet fermanı da bu konuda önemli bir belgedir. (Ahmet Akgündüz, a.g.e, s. 46, 47.)

Ancak gayr-i müslimler, bu hak ve yetkilerini bir İslam ülkesinde belli sınır ve ölçüler içinde kullanırlar. Dinî ayin ve ibadetlerini Müslümanlara ait yerleşme merkezlerinde sadece kendi mabetlerinde icra edebilirler. Kendilerine ait yerleşim bölgelerinde ise açıkça icra edebileceklerdir. Fikir, toplantı ve eğitim hürriyeti de Devlet nizamına zarar vermeyecek ölçüler içinde kullandırılır.

Gayr-i müslimlere bile bu kadar müsamahalı davranan İslam’ın kendi mensubu olan mü’minleri çok daha geniş bir hoşgörü ile kucaklaması tabiîdir. Bir çeşit insan hakları beyannamesi olan Veda Hutbesi’nde bu hakları topluca görmek mümkündür.

VEDA HUTBESİ VEYA İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ

Hicretin 10. yılında Mekke-i Mükerreme’de 140 binin üzerinde erkek-kadın hacı topluluğu önünde Resulullah’ın hitabesi anayasal hakları toplamakta ve gerçek bir vasiyeti ifade etmektedir.

Çeşitli kaynaklarda yer alan bu hutbenin ana noktalarını veriyoruz.

Yüce Allah’a hamd, şükür ve duadan sonra şöyle buyurulur:

“Ey İnsanlar! Size Allah’tan korkup çekinmenizi tavsiye ve sizi O’na itaat etmeye teşvik ederim… Size açıklayacağım şeyleri iyi dinleyin. Çünkü, bilmiyorum, belki de bu yıldan sonra bulunduğum bu yerde sizlerle tekrar buluşamayacağım.

Ey İnsanlar! Kanlarınız, canlarınız, mallarınız, şeref ve namusunuz, Rabbiniz’le buluşacağınız güne kadar, bu yer yani Makke, bu ay, yani Zilhicce ve bu günün kutsal olması gibi kutsal ve dokunulmazdır. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi? Ey Allah’ım şahit ol.

Emanet olarak eli altında bir şey bulunduran kimse, onu kendisine emanet etmiş olan şahsa geri vermelidir.

Şüphesiz, cahiliyye devrinden kalma faiz uygulaması kaldırılmıştır. Ancak anaparalarınız sizindir. Böylece ne zulmetmiş ve ne de zulme uğramış olursunuz. Kaldıracağım ilk riba amcam Abdulmuttalib oğlu Abbas’ın ribasıdır.

Yine cahiliyye devrinin kan davaları kaldırılmıştır. Kaldıracağım ilk kan davası da Abdülmuttalib’in torunu yeğenim Amr b. er-Rabia’nın kan davasıdır.

Cahiliyye devrinden kalma Kâbe muhafızlığı (sidane) ve hacılara su dağıtma işleri (sikaye) dışında Mekke ile ilgili tüm idarî işler de kaldırılmıştır.

Kasden adam öldürme suçu kısas ile cezalandırılır. Taş veya sopa ile öldürme gibi şüpheli kasıt hallerinde ise yüz deve kan diyettir. Daha fazlasını isteyen kimse cahiliyye devri insanlarındandır. Dikkat ediniz! Tebliğ ettim mi? Allah’ım sen şahit ol.

Ey İnsanlar! Şüphesiz şeytan, sizin bu beldenizde artık kendisine tapılmaktan ümidini kesmiştir. Fakat o, daha küçük ve, önemsiz saydığınız şeylerde kendisine tabî olunmaktan hoşnut olacaktır.

Ey İnsanlar! “nesî” usulü yani haram ayların yerini değiştirerek takvim ayarlaması yapmak küfürde ileri gitmektir. “

Hutbenin bundan sonraki bölümünde aile hukuku île ilgili esaslara şöyle yer verilir:

“Ey İnsanlar! Sizin eşleriniz üzerinde, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin onlar üzerindeki hakkınız, sizden başkasına döşeğini çiğnetmemeleri ve sizin hoşlanmadığınız herhangi bir kimseyi izniniz olmadıkça evlerinize sokmamalarıdır. Eşlerinizin “ma ‘ruf” üzere yeme, içme ve giyim masrafları size aittir.

Kadınlara karşı iyi davranıp, güzel muamelede bulununuz, çünkü onlar size sığınmış, himaye ve korumanız altına girmiş kimselerdir. Sizler onları Allah’ın bir emaneti olarak yanınıza almış bulunuyorsunuz. Kadınlar hususunda Allah’tan korkup çekininiz ve onlara karşı en güzel şekilde muamele ediniz… Dikkat edin! Tebliğ ettim mi? Allah’ım şahit ol.

Benden sonra küfre sapıp, birbirinizi boğazlar hale gelmeyiniz. Gerçekte ben size öyle bir şey bırakıyorum ki, ona sıkı sarılırsanız bir daha sapıklığa düşmezsiniz. Bu şey, Allah’ın kitabı ve Rasulü’nün sünnetidir. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?

Ey İnsanlar! Şüphesiz Allah, her mirasçının terekeden olan payını tayin ve tesbit etmiştir. Artık mirasçı lehine vasiyetle mal bırakmak yoktur. Mirasçıların dışında başka birisine yapılacak vasiyet ise terekenin üçte birini aşamaz. Çocuk, kadının nikahlı olan eşine yani döşek sahibine aittir, zina edene ise mahrumluk vardır. Kendi babasından başkasına nesep iddiasında bulunan veya kendi efendisinden başkasını efendi edinen kimse üzerine Allah’ın, Melekler’in ve bütün insanların laneti olsun… Böyle bir kimsenin ne nafile ibadetleri ve ne de farz ibadetleri kabul edilecektir.”

Bundan sonra bütün insanların temelde eşit olduğu, ırk ve rengin bir üstünlük aracı olamayacağı şöyle belirlenir:

“Ey İnsanlar! Rabbiniz bir, ceddiniz birdir. Hepiniz Adem’densiniz, Adem ise topraktandır. Allah katında en şerefliniz, O’ndan en çok sakınanızdır. Arap’ın Arap olmayana takva dışında bir üstünlüğü yoktur. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi? Allah’ım şahit ol.”

Kendisini dinleyenlerin “Evet”‘ demesi üzerine şöyle buyurmuştur: “Burada bulunanlar, bulunmayanlara bu sözlerimi bildirsinler. Umulur ki, kendisine bildirilenler, bildirenlerden daha iyi anlar ve kavrarlar.” (Ebu Davud, Menasik, 56, Ede, 111; Tirmizî, Rada, 11, Müsli, Hac, 147; İbn Mace, Nikah, 3, Menasik, 84; Darimî, Menasik, 34; Ahmed b. Hanbel, II, 361, 524, V, 73; Malik, Muvatta, Büyü, 83.)

İşte doğuda ve batıda insanlık aleminin zulüm ve istibdat altında inlediği, kadının horlandığı, kendisine miras hakkı tanınmadığı bir dünya ortamında 632 M. tarihlerinde sunulan bu hitabe insanların şahsî hakları, kadın hakları ve hukuk önünde eşitlik, ırk, renk ve dil farklarının ayrıcalık sayılmaması gibi evrensel prensipleri kapsamaktadır. Günümüzde, insan hakları ve anayasal haklar ele alınırken bu büyük hitabeden söz edilmemesi, hukuk, iktisat veya siyasal bilgiler fakültelerinde ilgili konular içinde İslam’ın bu evrensel prensiplerine temas bile edilmemesi büyük bir kayıptır.

İslam’ın özünde var olan temel hak ve hürriyetlerden bazılarının Osmanlı İmparatorluğu uygulamasında 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’yla kabul edildiği iddiası mesnetsizdir. Çünkü bu ferman hak ve hürriyetler bildirisi olmaktan çok, uygulamadaki hataları, İslam hukukundaki hükümlere göre düzeltmeyi öngören icraî bir emirnamedir. Bunun, Avrupa devletlerinin baskı ve zoru altında yayınlandığı, fermanın şu son cümlelerinden anlaşılmaktadır: “… İş bu irade-i seniyyemiz, Dersaadet ve bütün ülke ahalisine ilan edilecektir. Dost devletler de, bu esasların inşaallah ilelebed bekâsına şahit olmak üzere Dersaadet’te ikamet eden büyükelçiliklere resmen bildirilecektir.”(Düstur, 1. Tertip, ı, 4-7.)

1856 tarihli Osmanlı Islahat Fermanı ise ne bir hak ve hürriyetler beyannamesi ve ne de yolsuzlukları önlemek gayesiyle yapılmış bir düzenlemedir. Belki Avrupalı Hıristiyan Devletleri’n baskısıyla Osmanlı ülkesinde yaşayan gayr-i müslimlere yeni haklar tanımak, Kur’an ve Sünnetin vermediğini onlara vermeye kalkışmak ve hatta Müslüman halkı geri plana iterek, gayr-i müslimleri ön plana çıkarmak gayesiyle zorla ilan edilmiş bir belgedir.(Akgündüz, a.g.e, s. 80, 81.)

Ahmed Cevdet Paşa bu Islahat Fermanı’nı şöyle değerlendirir: “1272 senesi içinde en fazla önemle üzerinde durulan konu, gayr-i müslim tebeanın imtiyazları meselesi idi. Kurulan komisyon bazı kararlar aldı ki, Islahat Fermanı dediğimiz fermandır.”

Bu Ferman’ın hükmüne göre, müslim ve gayr-i müslim tebea bütün haklarda eşit olacaktı. Daha önce yapılan sulh anlaşmasının maddelerinden birisi, Hıristiyanların imtiyazları meselesi idi. Şimdi ise, bütün gayr-i müslimlerin imtiyazları söz konusu idi. Müslümanların çoğu; “Babalarımızın ve dedelerimizin kanlarıyla kazanılmış olan kutsal haklarımızı bugün kaybettik, İslam toplumu hakim millet iken, böyle bir kutsal haktan mahrum kaldı. Ehl-i İslam’a bu bir ağlanacak ve matem edecek gündür” diye söylemeye başladılar.

Gayr-i müslim tebea ise, o gün hakim millet olma sevinci içinde idiler.” (Ahmet Cevdet Paşa, Tezakir, ı, 67-68; Islahat Fermanı metni için bkz. Düstur, l. Tertip, ı, 7-14.)

loading...