Dini Bilgiler

PEYGAMBER EFENDİMİZ’DEN AHLAK ÖLÇÜLERİ

By  | 

Bir mü’minin, rûhânî vasıflarını tekâmül ettirerek kâmil bir hâle gelebilmesi, an­cak Hazret-i Peygamber’in kal­bî hayâ­tın­dan ve yüce ah­lâkından na­sip­len­ebilmesiyle mümkündür. Bu hâl, Hazret-i Peygamber’e du­yu­lan mu­hab­bet ve O’nun rû­hâ­ni­ye­ti­ne bü­rü­ne­bil­me nis­be­tin­de ger­çek­le­şir.

loading...

Bü­tün in­sanlık âle­mi, gönüllere şi­fâ ve fe­rah­lık bahşeden ilâhî te­ren­nüm­le­ri, Hazret-i Peygamber’in mü­bâ­rek lisânından işit­miş­tir. Beşeriyet, Rahmân’ın uç­suz-bu­cak­sız af ve ke­rem ummânına, O “Var­lık Nû­ru”nun muhabbeti hürmetine mazhar olmuştur. Yine bü­tün gü­nah­la­rına rağ­men insanlık, Rabbimizin; “Ey be­nim kul­la­rım!” şek­lin­de­ki müş­fi­kâ­ne hi­tâ­bına da, yi­ne O Resûlullah’ın yü­zü su­yu hür­me­ti­ne nâil olmuştur.

loading...

Bütün bu ihsan, ikram ve iltifatlar karşısında biz Ümmet-i Muhammed’e düşen vazîfe, Resûlullah’ın emir, nehiy ve tavsiyelerine cân u gönülden tâbî olarak hayâtımızı O’nun Sünnet-i Seniyye’sinin rûhâniyeti içinde yaşayabilmektir.

EN YÜCE MAKAM

Rabbimiz, en yüce makâm olan “Makâm-ı Mahmûd”u, Efendimiz’e lutfetmiş, O’na lâyık olduğu makâmın yüceliğine göre tavsiyelerde bulunmuştur. O da ümmetine “çok şefkatli ve merhametli” olduğu için, kendisine bildirilen bu tavsiyelere ümmetinin de icâbet etmesini arzulamıştır.

ALLAH’IN PEYGAMBERİMİZE TAVSİYELERİ

İşte o tavsiyelerden ancak bir kısmı şöyledir:

Efendimiz buyurur:

Rabbim bana gizli ve açık her durumda havf hâlinde bulunup kendisinden korkmamı emir buyurdu, (sizlere de tavsiye ederim.)[1]

Rabbimizin her emri gibi bu emrine de büyük bir titizlikle tâbî olan Resûlullah:

“Allâh’a yemin ederim ki, ben sizin, Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en çok huşû ve tâzîm hâlinde bulunanızım.” buyurmuş (Buhârî, Nikâh, 1), herhangi bir meclisten kalkacağı zaman da dâimâ:

“Allâh’ım! Bize, günahlarla aramıza perde olacak kadar korkundan hisse nasîb et!..” diye niyazda bulunmuştur. (Tirmizî, Deavât, 79)

Çünkü Hazret-i Peygamber, insanlar içinde Allah Teâlâ’yı en yakından tanımanın zirve tecellîlerine nâil olmuştu. Birgün ashâbına:

“Siz benim bildiklerimi bileydiniz, az güler çok ağlardınız.” buyurmuştu da sahâbe-i kirâm, yüzlerini kapatarak hıçkıra hıçkıra ağlamışlardı. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)

Cenâb-ı Hak, gizli ve âşikâr her hâlükârda kendisinden korkan kulları için cennetini va’detmektedir. Âyet-i kerîmelerde şöyle buyrulur:

“Her kim Rabbinin huzûrunda durup hesap vermekten korkar ve nefsini kötü arzulardan uzaklaştırırsa, şüphesiz onun varacağı yer, cennettir.” (en-Nâziât, 40-41)

“İş­te si­ze va­’dedi­len cen­net! Ki o, Al­lâh’a yö­ne­len, emir­le­ri­ne ri­âyet eden, gö­re­me­di­ği hâl­de Rah­mân’dan kor­kan ve «kalb-i mü­nîb» (Al­lâh’a yö­nel­miş bir kalp) ile ge­len kim­se­le­re mah­sus­tur.” (Kâf, 32-33)

“Onların yanları (gece namazına kalkmak için, tatlı) yataklarından uzaklaşır, korku ve ümîd içinde Rablerine duâ ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan hayra sarf ederler.” (es-Secde, 16)

Bu sebeple Peygamberler ve Hak dostlarının, Allah korkusu ve O’nun sonsuz rahmetine ümît duyguları içinde ihyâ ettikleri geceleri, gündüzlerinden daha berrak ve aydınlıktır. Zîrâ onların geceleri, gözyaşlarıyla feyizlenmiş secdelerin rûhâniyet ve huzûruyla doludur.

İSLAM’DA ADALET ANLAYIŞI – ADALETLİ OLMANIN ÖNEMİ

Efendimiz buyurur:

Rabbim bana öfke ve rızâ hâlinde adâletle hükmetmemi emir buyurdu, (sizlere de tavsiye ederim.)

Öfke hâli, insanın îtidâl ve istikâmetini muhâfaza etmekte zorlandığı, muvâzeneyi kaybedip adâletten kolayca sapabildiği anlardır. Böyle durumlarda daha büyük bir sabırla dâimâ Allâh’ı ve âhireti hatırlayıp sükûnetle hareket ederek haksızlığa meyletmemek îcâb eder.

Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:

“…Nefsinizin arzusuna uyarak adâletten uzaklaşmayın…” (en-Nisâ, 135)

“…Dâimâ âdil davranın. Muhakkak ki Allah, âdil davrananları sever.” (el-Hucurât, 9)

İNSANI KURTARAN ÜÇ ŞEY

Resûlullah, muhtelif mevzûlara temâs ettiği bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:

“Üç kurtarıcı husus vardır:

1. Öfkeliyken de rızâ hâlindeyken de âdil davranmak.

2. Fakirlik ve zenginlik hâlinde de iktisâda riâyet etmek.

3. Gizlide de açıkta da Allah’tan korkmak…” (Heysemî, I, 90)

Bir hırsızlık hâdisesinde, cezânın tatbik edilmemesi için ricâda bulunmak üzere gelen kişiye Efendimiz, en sevgili kızını misâl vererek:

“Allâh’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fâtıma hırsızlık yapsaydı, elbette onun da elini keserdim.” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Hudûd, 8, 9)[2]

Zîrâ fert ve toplumların saâdeti için adâlet zarûrîdir. Hazret-i Ömer bu hakîkate şu veciz sözüyle işâret eder:

“Adâlet, mülkün (devletin, bağımsızlık ve iktidârın) temelidir.”

İslâm târihinde beşinci büyük halîfe sayılan Ömer bin Abdülazîz’in, doksan iki yıllık Emevî saltanatı içindeki iki buçuk senelik hilâfeti sırasında, hudutların İspanya’yı dahî kuşatacak kadar genişleyip ahâlînin emniyet ve sükûn içinde yaşaması, ülkesindeki hak ve adâlet tevzîinin bir netîcesidir. Zîrâ zulüm ile âbâd olunamayacağı gibi, adâlet olmadan da devletler ayakta duramaz.

Yine târihimizde bir hristiyan mîmarla mahkemeye çıkan Fâtih Sultan Mehmed’in, bizzat kendisinin kadı tâyin ettiği yakın dostu Hızır Bey tarafından haksız bulunarak aleyhine hüküm verilmesi, Osmanlı Devleti’nin asırlarca devâmını temin eden adâlet esâsının bir tezâhürüdür.

HARCAMADA İKTİSATLI DAVRANMAK

Allah Resûlü buyurur:

Rabbim bana fakirlikte ve zenginlikte iktisatlı davranmamı emretti, (sizlere de tavsiye ederim.)

İnsan, ilâhî taksim îcâbı zengin de olsa, fakir de olsa iktisatlı davranmalı, hiçbir hususta ve hiçbir zaman isrâfa düşmemelidir. Nitekim Peygamber Efendimiz, fakirlik gelmeden önce zenginliğin kıymetini bilmeyi tavsiye etmiştir.[3]

Cenâb-ı Hak, îtidâli ve iktisatlı olmayı şöyle emir buyurur:

“…Gereksiz yere saçıp savurma. Zîrâ böylesine saçıp savuranlar, şeytanların dostlarıdır. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.” (el-İsrâ, 26-27)

“Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de (elini) açıp isrâf etme, sonra pişman olur, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” (el-İsrâ, 29)

Yine Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“İktisatlı davranıp israftan uzak duranlar, kimseye muhtaç olmazlar.” (İbn-i Hanbel, I, 447)

“İstihâre yapan, hüsrâna uğramaz; istişâre eden, pişman olmaz; iktisatlı olan, fakir düşmez.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 280)

Bu itibarla mü’min, mülkün gerçek sâhibinin Allâh olduğunun idrâki içinde bulunmalı, kendisini mülkün emânetçisi olarak telâkkî etmeli ve malını kifâyet miktarı kullanıp fazlasını Allah yolunda sarf etmelidir. Allah Teâlâ:

“…(Resûlüm!) Sana (hayr u hasenât yolunda) neyi infâk edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını (verin)!..” (el-Bakara, 219) buyurmaktadır.

GÖNÜL ZENGİNLİĞİ

Efendimiz, imkânların az olduğu zamanlarda bile gönül zenginliğini tavsiye ederek:

“Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamayan, güzel ve hoş sözle korunsun.” (Buhârî, Edeb, 34) buyurmuştur.

Varlık ve zenginliğin hakîkî saâdeti, Allah yolunda infâk etmekle kazanılır. Allah rızâsı istikâmetinde infak ve hizmetlerde bulunabilmek için helâl ve temizinden kazanmak ve maddî imkânları gönle koymadan sarf edebilmek îcâb eder. Nitekim Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Sâlih bir kimsenin elinde bulunan helâl ve faydalı mal ne güzeldir.” (İbn-i Hanbel, IV, 202)

Zîrâ sâlih kişi, merhamet ve şefkat sâhibidir. Merhamet de, kişinin elinde var olanı, ondan mahrûm olana ikrâm etmesidir. Diğer bir ifadeyle merhamet, başkalarının mahrûmiyetini telâfî için onların yardımına koşmaktır. Merhamet ve cömertlik, dünyâda vicdan huzuru, âhiret için de ebedî saâdet müjdesidir.

Toplumlarda “ağniyâ-i şâkirîn” yâni şükreden ve infâk eden zenginler de, “fukarâ-i sâbirîn” yâni sabreden yoksullar da nâdir bulunan insanlardır. Bu sebeple her iki grup mü’minler de Allah katında makbul kullardır. Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli ve hasis zenginler ile hakkında takdîr edilene sabredemeyip isyanda bulunan fakirler zemmedilmiştir. Bu yüzdendir ki Hazret-i Peygamber:

“Yâ Rabbî! Fakirlik ve zenginliğin fitnesinden Sana sığınırım.” (Müslim, Zikir, 49) diye duâ etmiştir.

O hâlde kimde kanaat, tevekkül ve teslîmiyet gibi ulvî hasletler bulunur ise, gerçek zengin odur. Zenginliğin hakîkî saltanatı da, ancak infak saâdetiyle kâimdir.

Tebük Gazvesi için infak seferberliği başladığında, herhangi bir imkânı bulunmayan sahâbîler bile, mal ve candan fedâkârlık yapabilme heyecânıyla dolmuşlardı. Bunlardan biri olan Ebû Akîl (r.a.), bütün bir gece çalışarak iki ölçek hurma kazanmıştı. Bir ölçeğini ev halkına, bir ölçeğini de Tebük Seferi’ne iştirâk eden askerlere infâk etti. Bunun üzerine Resûlullah:

“–Allah senin getirip verdiğini de alıkoyduğunu da bereketlendirsin!” buyurdu ve getirilen hurmayı, toplanan yardımlar içine döktürdü. (Taberî, Tefsîr, X, 251) Bir gün Resûlullah:

“–Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir.” buyurmuşlardı. Ashâb-ı Kirâm:

“–Bu nasıl olur, ey Allâh’ın Resûlü?” diye sordular. Şu cevâbı verdi.

“–Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. (Yâni malının yarısını tasadduk etmiş oldu.) (Çok varlıklı olan) diğer bir kimse de malının yanına varıp, malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.” (Nesâî, Zekât, 49)

Yâni birincisi, kendisinin de muhtaç olduğu bütün imkânlarının yarısını verdi; ikincisi ise, birincisinin infâk ettiğinden çok daha fazla olmasına rağmen, malının ancak küçük bir kısmını verdi. Demek oluyor ki infâkın makbûliyeti, onun maddî miktârının çokluğundan ziyâde, gönüldeki fedâkârlık duygusunun seviyesine bağlıdır.

Yine bu hakîkati te’yîd eden şu misâl de pek ibretlidir:

Bir zât, Hazret-i Osman’ın yanına gelerek şöyle dedi:

“–Ey mal sâhibi zenginler! Bütün hayrı alıp götürdünüz; malınızdan tasadduk ediyorsunuz, köle âzâd ediyorsunuz, hacca gidiyorsunuz ve infakta bulunuyorsunuz…” Hazret-i Osman:

“–Siz gerçekten bize gıpta ediyor musunuz?” diye sordu. O zât:

“–Evet, vallâhi size gıpta ediyoruz!” dedi. Bu sefer Hazret-i Osman şu cevâbı verdi:

“–Allâh’a yemin ederim ki bir kimsenin zorluk çekerek infâk ettiği bir dirhem, çok malın bir kısmından infâk edilen on bin dirhemden daha hayırlıdır.” (Ali el-Müttakî, VI, 612/17098) Şeyh Sâdî de bu hakîkati şöyle dile getirir:

“Hak Teâlâ, kimseye iyilik kapısını kapamamıştır. Şunu da bil ki, herkesin iyiliği kendi kudretine göredir. Bir zenginin hazînesinden bir kantar altın vermesi, bir fakirin el emeğinden bir kırat vermesi kadar olamaz. Çekirge ayağı, karıncaya ağır yüktür.”

YAPILAN HAYRIN ECRİ

Yâni yapılan hayrın büyüklüğü veya küçüklüğü, gösterilen fedâkârlığın seviyesi nisbetindedir. Meselâ Yermuk Harbi’nde üç şehîdin üçü de susuzluktan kıvranırken bir bardak suyu birbirine ikrâm etmeleri, gönüllerindeki infak duygusunun seviyesini göstermesi bakımından kâbına varılmaz bir numûne teşkil etmiştir.

İşte sahâbe neslinin ideali, Allah Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlâklanmak idi. Bu yüzden onlarda merhamet ve zühd zirveleşti. Zîrâ o toplum, riyâzât hâlinde yaşıyordu. Aşırı tüketim, oburluk, lüks, gösteriş gibi israflar, sahâbe neslinin tanımadığı bir hayat tarzı idi. Onların zenginleri ağniyâ-i şâkirîn, fakirleri de fukarâ-i sâbirîn idi. Peygamber Efendimiz’in de, ganimetlerin geldiği vakitlerdeki hâli, ağniyâ-i şâkirîne; günlerce evinde sıcak yemeğin pişmediği ve açlıktan karnına taş bağladığı zamanlardaki hâli de, fukarâ-i sâbirîne en güzel bir örnek idi.

AKRABALIK BAĞI NEDEN ÖNEMLİDİR? – AKRABA ZİYARETİ İLE İLGİLİ HADİSLER

Allah Resûlü buyurur:

Rabbim, benimle alâkasını kesene sıla-ı rahimde bulunmamı emretti, (size de tavsiye ederim.)

Allah Teâlâ, kullarına, akrabâlarıyla münâsebetlerini devâm ettirmelerini ve onlara ikram ve ihsanda bulunmalarını ısrarla emretmektedir. Resûlullah de:

“Allah Teâlâ beni akrabâyı koruyup gözetmek, putları kırmak ve Allâh’ın bir olduğunu bildirip O’na ortak koşulmaması gerektiğini anlatmak vazîfesiyle gönderdi.” (Müslim, Müsâfirîn, 294) buyurarak sıla-i rahim’in, yâni akrabâyı ziyâret ederek onları gözetip kollamanın ehemmiyetini beyân etmiştir.

Akrabâlar, bizim alâkamıza karşılık vermeseler, hattâ bizimle bağlarını koparsalar bile onlarla alâkayı devâm ettirmemiz ve onlara yumuşak bir lisân ile emr bi’l-mârûf’ta bulunmamız, îmânımızın gerektirdiği bir vazîfedir. Yine bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

“Akrabâsının yaptığı iyiliğe aynıyla karşılık veren, onları koruyup gözetmiş sayılmaz. (Gerçekte) akrabâyı koruyup gözeten kimse, kendisiyle alâkayı kestikleri zaman bile, onlara iyilik etmeye devâm edendir.” (Buhârî, Edeb, 15; Ebû Dâvûd, Zekât, 45)

Bu hususta da zirve misâl, hiç şüphesiz ki Resûlullah Efendimiz’dir. Nitekim O, bir kurban kesecek olsa, muhakkak Hazret-i Hatîce’nin akrabâlarına da gönderirdi.[4] Yine O:

“Nesebinizi (soyunuzu), sıla-i rahimde bulunacağınız ölçüde öğrenin…” buyururdu. (Ali el-Müttakî, Kenz, X, 220, nr: 29162)

Cenâb-ı Hak, sıla-i rahim vazîfesini ihmâl eden, akrabâsını koruyup gözetmeyen kimselerin ziyâna uğrayacaklarını, âyet-i kerîmelerde şöyle bildirmektedir:

“Onlar ki, söz verip anlaştıktan sonra Allâh’a verdikleri sözü bozarlar. Allâh’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi (îman ve akrabâlık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır.” (el-Bakara, 27)

“(Ey münâfıklar!) Siz iş başına geçecek olursanız, yeryüzünde fesat çıkarır, akrabâlarla alâkanızı kesersiniz değil mi? İşte Allâh’ın lânete uğrattığı, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır.” (Muhammed, 22-23)

Efendimiz da, sıla-i rahime ehemmiyet vermeyen kimselerin ne dehşetli bir kayıp içinde olduklarını şöyle ifade buyurur:

“Akrabâsıyla ilgisini kesen kimse, cennete giremez.” (Buhârî, Edeb, 11)

“Âhirette cezâsını ayrıca vermekle beraber, dünyâda Allah Teâlâ’nın çabucak cezâlandırmasını en fazla hak ettiren günahlar, zulüm ve akrabâyı ihmâl etmektir.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 43; Tirmizî, Kıyâme, 57)

İNFAK ETMENİN ÖNEMİ VE FAZİLETİ

Resûlullah buyurur:

Rabbim, beni mahrum edene vermemi emretti, (size de tavsiye ederim.)

Âyet-i kerîmede buyrulur:

“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost gibi olur.” (Fussilet, 34)

Hadîs-i şerîfte de şöyle buyrulur:

“Seninle ilgisini kesenden sen ilgini kesme! Sana vermeyene sen ver! Sana kötülük edeni bağışla!” (İbn-i Hanbel, IV, 148, 158)

Hicretin yedinci senesinde Mekke’de kuraklık ve kıtlık başgöstermişti. Allah Resûlü, kendisine yirmi senedir amansız bir şekilde düşmanlık eden Mekkelilere, altın, arpa ve hurma göndererek yardımda bulundu. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı.

İnsan, ihsâna mağluptur. İkram ve ihsan, düşmanın bile düşmanlığını yumuşatır. Allah Resûlü’nün Mekke fukarâsına yaptığı bu infâkı dolayısıyla Ebû Süfyân bile, kalbindeki katılık ve düşmanlık azaldığı için:

“Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti dile getirmiştir. (Ya’kûbî, Târîh, II, 56)

Bu âlicenaplık ve fazîlet karşısında pek çok insan İslâm ile şereflenmiştir.

Yûsuf (a.s.) da bu hususta güzel bir misâldir. Kardeşleri kendisini çekemeyip kuyuya attıkları hâlde o, kardeşlerine en güzel şekilde ikramda bulunmuş, hatâlarını yüzlerine vurmayıp onları affetmiş, bunun üzerine onlar da:

“…Yemîn ederiz ki Allah, seni hakîkaten bizden üstün kılmış­tır. Doğrusu biz, hatâya düşmüşüz.” (Yûsuf, 91) demişlerdir.

Velhâsıl, insanları Hakk’a ve hayra yöneltmek için dâimâ onların kalbine giden bir damar bulmak îcâb eder. Bunun da en kestirme yolu; cömertlik, şefkat ve affedebilmektir. Yâni bu kalbî fazîletlerle Allâh’ın kullarına infâk edebilmektir.

loading...